Kürecik tarihi,Kürecik neresidir ?

Kürecik Malatya ve Maraş sınırında, doğusunda Akçadağ ilçesi, kuzeybatısında Darende Güneyinde Doğanşehir ilçesi, Güneybatısında Elbistan ve Nurhak dağlarının eteklerinde kurulu 24 köyden oluşan bir nahiyedir.
 Eski adı: Yeni adı:
 Âmokân Taşevler
 Bayramân Bayramuşağı
 Bakirân Bekiruşağı
 Bîlamân Çakılpınar

KÖYLER

Çarkazân Çerkezuşağı
 Çawurma Çevirme
 Damircîân Demirciler
 Hâcîân Balhacı Dutlu
 Hârûnân Harunuşağı
 Kelân (Çelân) Gürkaynak
 Keller Keller
 Kêxân Kahyalı
 Kirliuşağı
 Korsulêmânân Durulova (Körsüleyman)
 Ortaköy
 Qâjikân Yaylımlı
 Şarân Kepez
 Qâsimân Kasımuşağı
 Qubâtân Tataruşağı
 Şamîskân Düvencik(Güneşli)
 Tapkinîân Aksüt
 Târicîân Darıca
 Tumukân Dümüklü
 Xançarlîân Hançerli

TARİHİ

Akçadağ yöresinde ilk yerleşim yeri M.Ö. 111'de eski Tunç devrinde başlamış , Geç Hitit , Roma ve Bizans dönemlerinde devam etmiştir. Bu devirlerin yörede yaşandığı Akçadağ ilçe merkezinde yer alan Akçadağ Höyük ve Akçadağ Kasabasında yer alan Ören Höyük ve Akçadağ Ören kasabası yolu üzerinde bulunan İkinciler Höyük'te yapılan yüzey çalışmalarıyla belirlenmiştir .

 Tarihi eser bakımından eski konaklama merkezi olan han kalıntıları açısından zengindir. Bunlardan Sarıhacı , Bekiruşağı ve Esenbey köylerinde , yine Kürecik bucağına bağlı Düvencik (Eski veya değişen adları Güneşli- Şemşik) köyü civarında Hititler devrinden kalma Ferik kalesi ile kaya manzaralarını sayabiliriz.,Küreciğin geçmişi hakkında bugüne kadar yapılan araştırmalar ve yayınlanan kitaplar daha çok Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve çökme dönemlerine dairdir.

 Bilinen en eski bilgiler göre Yavuz Selim’in Mısır seferlerinden başlayarak, kıyıma uğrayan zulüm gören, itaat tanımayan insanlar, bu korunaklı ve sarp dağlara yerleşmişlerdir.Yinede bölgedeki Kürt emir ve ağaların Osmanlı yönetimiyle olan çatışmaları sonucunda sürekli yoksul ve çaresiz halk ezilmiş baskılara uğramıştır.Kürecik hakkında yazdığı kitapta Nedim Şahhüseyinoğlu imparatorluğun son dönemlerindeki kürecik halkının durumunu şöyle anlatmıştır:

 “Yoksul halk, ağaların ve Osmanlının oyuncağı olmuştur. Ağanın istemi yapılmazsa ağa vurur; Osmanlının buyruğuna uyulmazsa Osmanlı vurur; Osmanlı uzaktır, ağa ise içlerindedir. Ağalarla Osmanlı yöneticilerinin arası bozulsa da, çatışsalar da çıkarları ortak olduğu için hemen uzlaşırlar. Ama halkın adı “ASİ”ye çıkmıştır.
 Yine Nedim Şahhüseyinoğlu Kürecik isimli kitabında şu olayla örneklendirmiştir.

 *****huriyet kurulduktan sonra İlk Kadın Muhtarlardan birisi de Nurey Hatundur.Bir gün Akçadağ kaymakamlığında yapılan toplantılardan birine, havanın karlı ve yolların kapalı olmasından dolayı geç kalır.Yeni kaymakam içeri giren Nurey Hatunu tanımamaktadır.”Çık dışarı be kadın nerden geldin” diye çıkışır. İri yapılı ve cesur bir kadın olan Nurey Hatun “Sen *****huriyetin muhtarıyla nasıl böyle konuşursun be adam” diyerek belindeki tabancasına davranır.Araya giren diğer muhtarlar Nurey Hatunun kaymakamı şikayet etmesini engellerler.

 Yöremizin dağları özellikle 1700-1800’lü yıllarda çıkan yangınlar ve madenlerde kullanılmak üzere yoğun olarak kesilen ağaçlar yüzünden yeşilden mahrum kalmıştır. Ancak son dönemlerdeki yoğun göçten sonra terkedilmiş meralarda ağaçlar bitmektedir.Bölge insanlarımız yüzyıllarca yeşile olan hasretleri sebebiyle bu ağaçları titizlikle korumakta, kollamaktadırlar.

 Verimli olmayan bu sarp kayalık dağlarda yaşayanlar, nüfus artışlarında geçimlerini sağlayamamış ve ortalama 150- 200 yılda bir sürekli dışarıya toplu göç vermiştir.Bugün çevre il ve ilçelere (Kayseri Sarız, Sivas, Adana, Gaziantep, Elbistan, Hekimhan, Konya,)

 Kürecik"te yaşayan ailelerin kökenleri genel olarak Dersim, Sivas, Urfa ve Horasandan Gelmiş oldukları rivayet edilir.Bugün yöremizde konuşulan Kırmançi şivesi bu bölgelerde konuşulan şiveyle aynıdır.Kültürel yapımızda da bu bölgelerle birçok benzerlikler taşımaktayız.Küreciğin bu insan yapısı, sürekli göç alması ve göç vermesi hala devam etmektedir.

 Küreciklilerin geçim kaynakları hayvancılık ve tarımdır.Son yıllarda gelişen Kayısıcılık ve Arıcılık yeni iş olanakları sağlamıştır.Ancak bütün bu faaliyetler için bir pazarlama sağlanabilmiş değildir.Köylerde geçimlerini sağlamakta zorlanan aileler aynı zamanda dışarıda çalışan aileleri tarafından da destek almaktadırlar..

 Özellikle 1970’lerde hızlanan göçle beraber Kürecik halkının büyük bir kısmı yurtdışına yaşamaktadır.Türkiye’de daha çok İstanbul, Antep Adana ve İzmir’de yaşamaktadırlar.Yurtdışında ise daha çok yaşadıkları ülkeler, Almanya, Fransa, İngiltere ve Avusturya’dır. 1990 sonrasında Köylerdeki hane sayısı birkaç aileye kadar düşmüştür. Yinede yurtlarından kopamayan birçok aile, son yıllarda köylerinde yaz tatillerini geçirmek üzere yazlık evler yapmaya bahçeler dikmeye başlamışlardır.

 Halkın büyük şehirlerle fazla ilişki kurması, çok sayıda insanın Avrupa ülkelerine işçi olarak gitmesi, Kürecik halkının kısıtlı olan sosyal hayatını modern hale getirmiştir.*****huriyet döneminde Okuma yazma oranı %99 gibi yüksek bir rakama ulaşmıştır.1960larda “Köycek” ve Haşhaş isimlerinde gazeteler çıkarılmıştır.Okuma alışkanlıkları eğitim oranının yükselmesiyle paralel yükselmiştir.Özellikle 12 Eylül darbesinden sonra baskılarından evlerdeki birçok kitap yok edilmiş tarlalara gömülmüştür.Halkımızın Müzik tercihleri daha çok halk müziğinden yanadır.Yöremizin türküleri, ağıtları, deyişleri birçok sanatçı tarafından seslendirilmekle beraber hala araştırmalar ve derlemeler devam etmektedir.Yöremize ait bilinen bazı türkü ve ağıtlar şunlardır.


 - Arê Mezin (Türkü)
 - Mamko-Memed Alî (Ağıt-Destan)
 - Reshê (Reshê) (Türkü)
 - Kûrecîk (Kûrecîk)
 - Rinda minê (Türkü)
 - Rindê (Türkü)
 - Kadima (Türkü)
 - Kâni (Türkü)
 - Shîna Dewrêsh (Ağıt)
 - Fadimem (Aşık Mahsuni Şerif)
 - Halkin Kurtulusu Özdür (Marş)
 - Malan Barkir (Türkü)
 - Mere Mê o Mere Mê o (Gidip Gelme!)
 - Rêya Imâm Husên (Deyiş)
 - Hüsne Cânê CANÊ (Türkü)
 - Deme demme (Deyiş)
 - Xâne Cânê(Türkü)

 Sosyal Durum


 Sosyal yaşamımızda Alevilik ve Kürt gelenekleri hakimdir.Genel olarak siyasal tercihlerimiz sol partilerden yanadır.

 Yaşamınızda hangi "sosyal kimliğiniz" "daha" ağır basıyor?

 Aleviyim 29.40% (107)
 Solcuyum 20.88% (76)
 Kürdüm 30.22% (110)
 Hiçbiri 19.51% (71)

 Kullanılan Toplam Oy: 364


 Eğitim

 Osmanlı döneminde olmayan eğitim kurumları *****huriyet döneminde hızla çoğalmıştır.Ortalama her köyde bir ilköğretim binasıolmasına rağmen öğrenci yetersizliğinden taşımalı eğitime geçilmiş, eğitim Kepez merkezindeki ilköğretim ve lise binalarında devam etmektedir.Kepez Merkezindeki tam donanımlı öğretmen lojmanları Şemşik Köyünden işadamı Hasan Süzer tarafından yaptırılmıştır.Derslik sayısı son zamanlarda yetersiz olan ilköğretim binası da Bekiruşağı Köyünden işadamı Kemal Çelik tarafından yapımı devam etmektedir.

 Kürecik merkezde bulunan Kepez Lisesi çok başarılı öğrenciler yetiştirmeye devam etmektedir.Lisemizde imkansızlıklara rağmen üniversiteye giriş oranı her zaman çok yüksek olmuştur.Önceki yıllardaa üniversiteye giriş oranları çok yüksek olan lisemizin son dönemlerde Ülkedeki genel eğitim sistemindeki başarısız durumdan nasibini almıştır.(üniversite giriş oranlarını Lise öğretmenlerimizden bekliyoruz.


 Sitemizde düzenlediğimiz Kütüphane oluşturalım kampanyasıyla katılımcılarımız okulumuza 7 000 kitap bağışında bulunmuştur.Yine öğretmenlerimizden kütüphane ve öğrencilerimizin okuma alışlkanlıkları hakkında bilgileri beklliyoruz.


 Kurecik.com sitesindeki ankete göre eğitim durumumuz.

 İlkokul 4.45% (11)
 Ortaokul 7.69% (19)
 Lise 19.84% (49)
 Üniversite 58.70% (145)
 Lisansüstü 9.31% (23)
 Kullanılan Toplam Oy: 247

Değişime ve çağdaşlığa her zaman açık bir olan yöremiz halkı doğu toplumlarına özgü, başlık parası ve kan davaları gibi toplumsal yaralardan kurtulmuştur.Yine hala günümüzde doğu bölgelerinde yaşanan aşiret - ağalık sistemi de yöremizde yıllar önce sona ermiştir.Çekirdek aile yapısı hakimdir.Yeni evlenen çiftler kendi kararlarıyla ve ailelerinin izinleriyle evlenerek ayrı ev-aile olarak yaşarlar.Ailelerin nüfus yapısındaki tercihi daha çok sağlıklı, eğitimli ve meslek sahibi olan çocuk yetiştirme yönündedir.


 Nasıl Gidilir:
 Malatya yı Kayseri ye bağlayan devlet karayolunun içnden geçtiği Kürecik ten.Aynı zamanda Elbistan Malatya yol ayırımındadır..Malatya Erhaç havaalanından Havayolu şirketlerinin servisleri sizi istediğiniz köy veya mevkiye bırakmaktadır.Malatya Darıca arasında saatte bir çalışan Kürecik-Kozulca Kooperatifinin araçları bulunmaktadır.
 Kürecikte konaklayabileceğiniz bir otel veya pansiyon bulunmamaktadır..Kepez merkezinde alışveriş yapabileceğiniz birkaç bakkal ve yemek yiyebileceğiniz lokanta mevcuttur. Kürecik Merkezinden Köylere ulaşım sağlayan taksiler bulabilirsiniz.

Kürecik Tarihi

Kürecik, Malatya iline bağlı bir Bucak olarak tanınmış ünü adından önce gelen birçok yerleşim yerinden oluşan bir yerdir. Kürecik tarihini incelemeden önce bölgenin günümüze kadar idari olarak bağlı olduğu Malatya ilinin tarihine kısaca bakmak gerekir. Malatya ile ilgili bilgileri Arslantepe, Değirmentepe, Cafer, İmamoğlu, Pirot ve Köşkerbaba höyüklerinde yapılan kazı çalışmalarında ele geçen buluntulardan elde edebiliyoruz. Asurluların Anadolu da ticaret kolonileri kurduğu M.Ö. 20 ve 19. yüzyıllarda işlek kervan yollarının kesiştiği kesimde yer alır. Asur ve Urartu kaynaklarında farklı yazılış biçimleriyle Maldia, Melid, Melide Meliddu, Melitea olarak geçer. Evliya Çelebi Malatya’yı ziyareti esnasında kendisiyle görüşen Malatya ayanı “şehrimizin adı Mal’atya (mal geliyor) diye söylendiğini yazmaktadır. M.Ö. 12. yüzyılda Asur, M.Ö. 9. yüzyıl sonlarında Urartu egemenliğine giren Milidia, M.Ö.8. yüzyılda yine Asurlu’lara bağlandı. M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında Med’lerin yönetimine girdikten sonra 6. yüzyılda Perslere bağlı Kappadokia Büyük Satraplığı içinde yeraldı. M.Ö. 4. yüzyılda Makedonyalıların, daha sonra da Selevkosların yönetimine girdi. M.Ö. 120. yüzyılda Pontus devletinin egemenliğine girdi. Birçok kez Sasani akınına uğrayan 7. yüzyıl ile 10. yüzyıl arasında  Araplarla Bizanslılar arasında birçok kez el değiştirdi. 1101 yılında Danişmendlerin, dört yıl sonra da Anadolu Selçuklularının eline geçti. 1399 yılında I. Bayezid (Yıldırım) aldığı kent 1401 yılında Timur’un ordusu tarafından yağmalandı. Bir dönem Osmanlı ile Memlükler arasında çekişme konusu olan Malatya, 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı ülkesine katılmıştır.

Malatya, 1588 yılından 1831 yılına kadar Maraş (Dulkadiroğlu) Eyaletine bağlı bir Liva (Sancak) tır. 1838 yılında Mısır seferine gidecek olan Hafız Paşa Malatya’da konaklar. Askerler evlere yerleşir, yiyecekleri talan eder. Bunun üzerine halk şehri terk eder Aspusu bağlarının bulunduğu bugünkü Malatya şehrinin bulunduğu bölgeye gelip yerleşirler. Eski yerleşim yerine Eski Malatya (bugünkü Battalgazi İlçesi) yeni yerleşim yerine ise Malatya adı ile adlandırıldı. Malatya 1847 yılında Harburut (Harput) Eyaletine bağlı Evliye’dir. O dönemlerde yayınlanan Salnamelere (yıllıklar) baktığımızda, 1849 yılında Harburut Eyaletine bağlı Liva’dır. 1866-1867 yılı salnamesine göre Harburut Eyaletinin Harburut Livasına bağlı Kazadır. 1868-1869 salnamesine göre Diyarbakır Vilayeti Mamuret-ül Aziz Sancağına bağlı Kaza, 1870-1871 yılında ise Diyarbakır Vilayetine bağlı Livadır. 1874 yılında Sancak, 1875 yılında ise Diyarbakır Vilayetine bağlı Sancaktır. 1884 yılı salnamesine göre Diyarbakır vilayetine bağlı Sancak olarak görülmesine rağmen 1883 yılının Mart ayından itibaren Diyarbakır vilayetinden ayrılarak, Mamuret-ül Aziz (Elazığ) vilayetine bağlanmıştır.

Malatya, 1907 ve 1915 yıllarında iki kez İl olmak için başvurmuşsa da kabul edilmemiştir. Ancak Cumhuriyet kurulduktan sonra İl yapılmıştır.

Kürecik’i  bu kısaca yazmış olduğumuz kronolojik bilgiler içerisinde ele almak yeterli değildir. Anadolu birçok uygarlığın yaşadığı uygarlıklar ocağıdır. Burada yaşamış olan kavimler, topluluklar sadece dinsel çatışmalarla açıklanması mümkün olmayan etkileşimler ve birleşimler yaşamışlardır. Birçok Ulus, kavim, gurup ve topluluk savaşların, ekonomik zorlukların, zorunlu göçlerin, sürgünlerin yarattığı tahribatlar nedeniyle kendi orjinlerine ilişkin hafızalarını yitirmişlerdir. O nedenle saf arı duru bir geçmiş aramıyoruz. Osmanlıdaki nüfus kayıt sistemi  oldukça karmaşık ve çok geç başlamıştır. O nedenle geriye doğru bir çalışma başlattığımızda ancak 1800’lü yıllara gidebiliyoruz. Kürecikle ilgili dağınık da olsa yaşlıların dilden dile anlattıklarından bulabiliyoruz. Bu bilgiler yeterli olmasa bile bizi bazı bilgilere ulaştırmaktadır.

Kürecik yerleşim olarak çok eskiye dayanmaktadır. Bunu Kürecikte bulunan tarihi kalıntılardan anlamaktayız. Ferik kalesindeki kalıntılar, Harunuşağındaki Merdivenle inilen mağara, Yine Harunuşağı Beypınarındaki kayalıklardaki yazılar bunun en bariz göstergeleridir. Kürecik tarihini incelerken Akçadağ  Kürne Ve Kürecik olarak birbirinden ayırmak oldukça zor ve olanaksızdır. Çünkü bölgede yaşayan topluluklar etnik köken olarak ve inanç boyutu ile dil olarak da birbirlerinden ayırtedilemezler. Aynı kültürel değerleri taşırlar. Yetmişli yıllarla başlayan ayrıştırmalar olmamış olsa bu toplulukları farklı düşünmek olası değildir. Zaten Kürecik yaşlılarının anlatımları da bu yöndedir. Bugün Sünni olan toplulukların geçmişte Alevi oldukları ve tamamının Kürtçe konuşuyor olmaları, gelenek ve göreneklerinde aynı davranışları göstermeleri bunun önemli kanıtlarıdır.

Kürecik’li yaşlılar Dersimin Erzincan Fırat havzasından geldiklerini söylerlerdi. O halde Dersim neresidir. Dersim bugünkü Tunceli ili ile sınırlı değildir. Dersim, Safevi devletinin en uctaki Eyaletidir. Muş Varto, Erzincan, Sivas, Elazığ, Bingöl’ün bir kısmı, Malatya, Maraş bölgesini kapsayan geniş bir alandır. Bölgede birçok kavim yaşamıştır. Bu kavimlerden birisi de Pavlakilerdir. Pavlakiler, görünen dünyayı ve insan bedenini kötü, göksel dünyayı ve insan ruhunu iyi olarak kabul ederlerken görünürdeki egemen iktidarı ve kiliseyi kabul etmezler. Marr, Pavlakilik Kürtlerdeki Yezidilik ve Anadolu Türk dervişliği arasında bir bağlantı olduğunu belirtir. Bizans devleti Pavlakileri şiddetli şekilde katleder, köylerini yağmalar, kalelerini yıkar, yakaladıklarını Trakya ve Balkanlara sürgün eder. Kaçıp kurtulanlar ise Munzur dağlarına sığınır. Zaten bu hareketin kurucusu Dersimli (Mamekiyeli) dir. Kısaca Kızılbaşlar ve Ezidi’ler öz olarak Pavlaki, Tondraki, çıra söndüren veya güneşe tapan gibi adlarla adlandırıldığı bilinmektedir. Günümüze kadar bu toplulukların hangi değişimlere uğrayıp geldikleri ayrı bir araştırma konusudur. Bu bölgede yaşayan ve Sünni topluluklardan farklılıklar gösteren bu topluluklar batılı araştırmacıların dikkatini çeker ve araştırmalara konu olurlar.

Rus kurmay yüzbaşısı P. Avrıyanof yaptığı araştırmalar sonucu Kürtleri üç bölgeye ayırır. “Dersim Vilayetiyle Erzurum ve Muş Paşalığı; Batı Kürdistan’ı” olarak adlandırır.

Luschan: “Yukarı Mezopotamya’da ve Tarsus’un Maraş taraflarında Kürtler ve Arapların arasında garip bir topluluk yaşıyor. Kendilerine ‘Kızılbaş’ diyorlar, fakat aralarında kızıl saçlı olanların orantısı komşularındakinden daha fazla değil… Batı Kürdistan’daki Yezidilerle ortaklık gösteriyorlar.” (Erdal Gezik, Alevi Kürtler) demektedir.  Bu konuda Grenard ve Riggs’in de paralel görüşleri vardır.

Batılı gözlemcileri bu düşünceleri karşısında Türk milliyetçi resmi ideologları ise Alevi gurupları Arap ve Acem etkisine rağmen Türk ulusal karakterini koruyan toplumsal guruplar olarak görür. Bu ideologlar yöre insanlarının kullandığı Türkçe dışındaki dilleri görmemezlikten gelirken, inanç farklılıklarını ise Türk şamanizmi ile açıklamaya çalışırlar. Bu gözlem ve anlatımlar Küreciklileri neden ilgilendiriyor. Yukarıda da belirttiğim gibi Kürecikli yaşlılar Dersimden geldiklerini anlatırlardı. Kürecikliler tarihini yaratmışlar ancak yazmamışlar. Elimizde yazılı yerel bir kaynak yoktur, sadece dilden dile anlatılıp günümüze ulaşabilen kırık dökük bilgileri değerlendirmek zorundayız. Küreciklilerin Dersimlilerle aynı kökenden geldiklerini gösteren üç önemli tesbit vardır.

Birincisi; Kürecikliler etnik olarak Kurmançdırlar ve çevresindeki Sünni toplulukları ise “Tırk” olarak adlandırmaları.

İkincisi ; Bütün Küreciklilerin  Dersimden geldiklerini, Dersim kökenli olduklarını kabul etmeleri.

Üçüncüsü; Toplumsal yapının inanç boyutunun aynı değerleri içermesi yani Alevi olmaları, Akçadağ aşiretleri ile Kürne ve Kürecikte Sünni olanların Yavuz Sultan Selim tarafından çıkarılan ferman ve fetvaların sonucu sünnülüğü kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Göçlerin temel nedenlerini şöyle sıralayabiliriz.

1- İklim ve coğrafyaya bağlı nedenler.

2- Nüfus baskısı ve ekonomik nedenler.

3- Gerilimlerin yarattığı nedenler.

4- Savaşların yarattığı nedenler.

Göçler için bunlar dışında birçok neden saymak mümkündür.

Göçlerde hep göçenler kaybeder. Göçerlerin kaybı; ekonomik, sosyal ve kültürel boyutuyla korkunçtur. Dersim Eyaleti daha önceleri Otonom bir Eyalettir. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlıya bağlanmasına rağmen hiçbir zaman Osmanlıya teslim olmadı. Çünkü;

1- Osmanlının kullandığı dil farklıydı.

2- İnanç boyutu farklıydı.

3- Sömürgeci ve işgalci yönetimin kültür ve hukuk anlayışı farklıydı.

4- Konan vergiler oldukça ağırdı.

5- Askerlik kabullenilir nitelikte değildi.

Bütün bu olumsuzlukların yanında Yavuz Sultan Selimin çıkardığı ferman ve fetvalar insanlık onuruyla bağdaşır nitelikte değildi. Yavuzun tahta çıktığı dönemde Safevi devletinin başında Şah İsmail vardı. Safevi devleti Şii, Osmanlı devleti ise sünnidir. Safevi’lerde her Şah tahta çıkınca egemenlikleri altındaki Kürt beyleri saraya gidip bağlılıklarını bildirirlerdi. Şah İsmail tahta çıkınca da ondört Kürt beyi bağlılıklarını bildirmek için saraya gittiler. Şah İsmail bunlara güvenmediği için oniki beyi tutuklattı, yerlerine Alevi beyler atadı. Tutuklananlar arasında Nakşibendi tarikatı önderi İdris-i Bitlis-i de vardı. Ancak İdris-i Bitlis-i kaçmayı başardı. Bu esnada Yavuz Sultan Selim’in Safevi devletine karşı savaş hazırlığı yaptığını öğrendi. O dönemde Bitlis, Diyarbakır ve çevresi Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerdir.

“Emir Şerefin babalarının ve atalarının mülkü olan Bedlis vilayetini gasbetmiş olan Kızılbaşlardan geri almak konusundaki umudu gerçekleşmeyince ve bu iş bir süre gecikince öte yandan Sultan Selim Han2ın bütün İran ülkesini istila etmek niyetinde olduğunu öğrenince; bu şartlardan yararlanmak için fırsatın elverişli olduğunu anladı.”  (Şerefname) İdris-i Bitlis-i bu fırsatı kaçırmadı. Etrafına topladığı yirmi kadar Kürt beyi ile Yavuz’a bağlılıklarını bildirmek için bir mektup hazırladılar. Hazırlanan mektup İdris-i Bitlis-i ve Muhammed ağaya verildi. “Onlarda bunu yüce eşiklere sunmak üzere hemen İstanbula hareket ettiler.” (Şerefname)

Yavuz Sultan Selime sunulan mektup şöyledir.

“… Can ü gönülden İslam Sultanı’na biat eyledik, İlhadları zahir olan Kızılbaşlar’dan teberi eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi’i mezhebini icra eyledik. İslam Sultanı’nın namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yada başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslam Padişahı’nın yollarını bekledik. Duduk ki, Padişah, Zülkadiriye Eyaleti’ne gitmiş; bunun üzerine biz de Mevlana İdris-i Bitlisi’yi makamınıza gönderdik. Hepimizin arzusu şudur ki; Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edersiniz. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslam Sultanı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zalimlerin zulimlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah böyle cari olmuştur. Ancak ümitvarız ki Padişah’tan yardım olursa, Arapve Acem Irak’ı ile Azerbeycan’dan o zalimlerin elleri kesilir. Özellikle Diyarbekir ki, İran memleketlerinin fethinin kilidi ve Bayındırhan sultanlarının payıtahtıdır, bir yıldır, Kızılbaş askerlerinin işgali altındadır ve 50.000’den fazla insan öldürmişlerdir. Eğer Padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişirse, hem uhrevi sevap ve hem de dünyevi faydalar elde edileceği muhakkakdır ve bütün Müslümanlar da bundan yararlanacaktır. Baki ferman yüce dergahındır…” (Naci Kutlay, Kürtler)

Yavuz, İdris-i Bitlis-i ile Kürtlerin kısmi özerkliği üzerinde anlaştı. Yavuzun Dulkadiroğlu beyliği ile de arası iyi değildi. Doğubayazıt’tan getirdiği Kürt Bayezitoğullarını Maraş’a yerleştirdi. Bunların Dulkadiroğlu beyliğine karşı yapılan seferlerde gösterdikleri yararlıklar nedeniyle çavuşbaşlığı ünvanıyla çeşitli arpalıklar verilerek Maraş’ta Dulkadiroğlu beyliğine karşı alternatif bir yandaş güç yaratıldı. Bu olgu Yavuz’un Kürtleri sevdiği anlamına gelmez. Sadece çıkarlarının gereğini yapmıştır. Yavuz, Kürtler hakkındaki düşüncelerini bir şiirinde şöyle ifade etmektedir.

 

“Kürde fırsat verme ya Rab, dehre sultan olmasın

Ayağını çarık sıksın, asla iflah olması

Vur sopayı al ekmeği, karnı bile doymasın

Ol çeşmeden gavur içsin, Kürde nasip olmasın.”

Yavuz Sultan Selim İran’a sefere çıkmadan önce egemenliğini sağlamlaştırmak için işe kardeşlerinin çocuklarını katletmekle başladı.   Küçüğü yedi yaşında diğerlerinin ise yaşları ondört ile yirmi yaş arasında değişen çocukları katlettikten sonra sıra Alevilere gelmişti. Anadoluda etkin olan Şah İsmail’in etkisini kırmak için Alevileri yediden yetmişyediye kadar “defter” edilmeleri ve uygun bir bahane ile de “defterleri dürülmeli” fermanını verdi.

“Sultan Selim casusları aracılığı ile Anadolu ve Rumeli’nin bütün köy, kasaba ve aşiretlerinde yaşayan Alevilerin listelerini hazırlattı. Bu listelerde yedi yaşından ihtiyarlara kadar kırk bin kişinin adı yazılmıştı. Bursa sarayından verilen bir işaret üzerine bu kırk bin kurban milli inanç adı altında acımasızca boğazlandı.” (Alphonse de Lamartine, Osmanlı tarihi)

Yabancılar yazarda yerli tarihçiler yazmaz mı?

“Her şeyi bilen Sultan, o kavmin uşaklarını kısım kısım ve isim isim yazmak üzere memleketin her tarafına bilgin katipler gönderdi. Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defterleri divana getirilmek üzere emredildi. Getirilen defterlere nazaran, ihtiyarlar, genç 40 bin kişi yazıldı. Ondan sonra her memleketin hakimlerine memurlar

Ve defterler iletildi. Bunları gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak bu memleketlerdeki, maktüllerin (öldürülenlerin) adedi 40 bini geçti.” (Prof. Faruk Sümer, Safevi devletinin kuruluşu ve Anadolu Türklerinin rolü)

Yavuz Sultan Selim, dönemin fıkıh ve hadis bilgini olarak bilinen, ancak Semendire Valisi Yusuf Bali’nin hırsızlıklarını rüşvet karşılığı kapatan müftü Sarı Gürz Nurettin Hamza efendiden bağışlanması karşılığında bir fetva çıkarttırır. Bu fetva ile Aleviler hakkında en aşağılayıcı ifadeler kullanılarak katledilmelerinin “vacip” olduğunu belirtir. Şeyhülislam İbni Kemal, Alevi kırımını kolaylaştırmak amacıyla yazdığı “Fitekfiri-Revafiz” adlı risalesinde ;

“Kızılbaş topluluğunun şeri yasalar gereği öldürülmeleri helaldir. İslam askerlerinden onları öldürenler gazi, ellerinde ölenlerse şehittirler.” (Baki Öz, Alevilikle ilgili Osmanlı belgeleri)

Tümceleri ile son bulur. 1930 yılında yayınlanan gizli Dersim raporunda

“Yavuz Selim’in gazabı olmasaydı bu gün bu güzel Türkiye’mizde tek bir sünniye tesadüf etmek mümkün olmayacaktı.” ( Aktaran Erdoğan Aydın, Aleviliği ne yapmalı)

Genelinde tüm Alevilere, özelinde ise Dersime karşı yürütülen bu katliamlara karşı halk yaşamını devam ettirebilmek için daha güvenli yerlere, özellikle de dağlara göçmeyi tercih etti. Bu zorunlu bir tercihtir. Erzincan Fırat havzasından bu ağır koşullardan dolayı göç eden Kürecikliler Tohma çayı cıvarında ki Gülsöğüt bölgesine gelip yerleşmeye çalışırlar. Tohma çayını doğu tarafı (Hekim tarafı) Akçadağ nahiyesini oluştururken batı tarafı yani bugünkü Akçadağ ve çevresi de Kederbeyt nahiyesini oluşturur. Kederbeyt Nahiyesinin kuzeyinde Akçadağ, güneybatısında Maraş, güneyinde Behinsi(Besni) kazasına bağlı Subadra Nahiyesi ile Arga adlı yerdir.1530 yılında yayınlanan “Malatya, Divriği, Gerger Livaları” haritasında Kürecik ismine rastlıyoruz. 1560 yılı Kanuni dönemi Tahrir (yazım) defterine baktığımızda Kürecik, Tapgüni Karyesinin (Köyünün) mezrasıdır. Uzun yıllar Bekiruşağı köyünde muhtarlık yapmış olan Mustafa Timur, Tecdeli Yusuf (Naso) ile bir sohbetinde  “biz Gümüşhane’nin güneyini geçerek Elazığ, Baskil ve Arapkir üzerinden Gülsöğüt’e gelip yerleşmişiz” Diyordu. Nuri Dersimi ise “Malatya’nın batısında ünlü Akçadağ aşiretleri vardır. Dersim’den ayrılma olduklarını iddia ederler. Adetler bütünüyle Dersim’liler ile aynıdır. Yirmibeş kabileden oluşmaktadırlar. En ünlüleri Bakıran, Harun ve Balan kabileleridir.” (Nuri Dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim)

Kürecikli yaşlılar da bölgede 44 köy oluşturduklarını, daha sonra bu köylerin 24 tanesi Kürecik, 20 tanesi de Kürne nahiyelerini oluşturduklarını söylüyorlardı. 1560 yılı Kanuni dönemi tahrir defterine baktığımızda Kederbeyt Nahiyesinin 44 köyü olduğunu görebiliyoruz. Bu köylerin o dönemki adları şunlardır.

1- Tapgünü (Tepkini veya Aksüt)

2- Üç Kilise

3- Bahri

4- Mengü

5- Hartut

6- Abbasi

7- Zerata Öyüğü

8- Fecennik

9- Bimare

10- Murtadi

11- Zaviye (Zeyve)

12- Çemeş (Çimiş)

13- İdemle (Keller)

14- Samahar-ı [Ülya ve Süfla (Yukarı ve Aşağı)]

15- Bağ Özi

16- Kadı İbrahim

17- Arka (Arga)

18- Beksembere

19- Eğin-i Atik

20- Sultan Hanı

21- Ilıcak

22- Kal’a-i Keder Beyt

23- Öriçgi

24- Keremusi

25- Şeyhler

26- Peygünid

27- Meri

28- Eğin-i Cedid

29- Zeliha

30- Manuc

31- Katrazi

32- Ebrenk

33- Kaya Pınarı

34- Ali Kayası

35- İncecik

36- Çınar

37- Tavek

38- Kara Mağara

39- Ulu Viran

40- Keşadi (Zekerya)

41- Ancar

42- Kürne

43- Kellik

Bu köy adları 1560 yılı Kanuni dönemi tahrir defterinden alınmıştır. Görüldüğü gibi Kederbeyt nahiyesinin 43 köyü varmış gibi görünüyor. Oysa Samahar-ı köyü yukarı ve aşağı olmak üzere iki köyden oluşmaktadır. Bu da Kürecikli yaşlıların anlattıklarını doğruluyor. O dönemdeki adların bir kısmı değiştirilmiş, bazı köyler göçler nedeniyle haritadan silinmiş, bazı mezralar ise bu gün köy haline gelmiştir. Örneğin Dedefeng (Dedeyazı) ve Kutangölü mezraları bugün köy statüsündedirler.

Kederbeyt Nahiyesine bağlı köyler zaman zaman merkezi otorite ile karşı karşıya gelmiş, bu da halk üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Anadolu, Padişahın gönderdiği ferman ve fetvalarla yönetilmeye çalışılır. Sefere gitmeden önce gelip geçen Vezirler, Mirimiranlar ve askeri birliklerin haksız taleplerinden halk bıkmıştır. Devlet otoritesinin yarattığı olumsuzluklar halkı çeşitli çarelere yöneltmiştir. Bölge halkı devlet otoritesi yerine kendi yerel otoritesini oluşturur. Kontrolsüz oluşan yerel otorite de halk üzerinde baskıya başladı. Osmanlı, akılcı önlemler almak yerine, sindirici yöntemlere başvurması halkı canından bezdirdi.

Osmanlı, “Zorbalıkta aşırı gidenlere, asi, derebeyi, zaleme, cebbare ve en hafifinden mütegalibe denilmiş; sadık ve yardımcı kaldıkları sürece, ocakzade, hanedan, vücuh gibi okşayıcı sanlarla yücelenmişlerdir.” (Necdet Sakaoğlu, Köse Paşa Hanedanı)

Halk, kendi aralarında sivrilen yerel otoritenin acımasızlığını, yönetim, üretim ve vergi toplamadaki davranışlarını Osmanlı devlet anlayışının bir gereği olduğunun farkındaydı. Osmanlı, el attığı her alana, yerel otoriteye gereksinim duyuyordu. Vergi toplanması, asayışın sağlanması, sefere gidecek orduların oluşturulması, kaçakların yakalanması için yerel otoritenin yardımıyla yapılıyordu. Kürne-Kürecik bölgesini etkileyen derebeyi ocağı ise Rişvanoğullarıdır. Rışvanoğulları; Maraş, Malatya ve Besni malikaneleri mutasarıfı olarak iki yüz yılı aşkın, kendilerine ait bölgelerde mutlak söz sahibi oldular. Rızvanoğlu beyliği Haymana’dan Uzunyaylaya kadar olan bölgedeki yaylakları mevsimine göre kullandılar. Uzunyaylaya davarlarını götürüp getirirlerken yolları üzerinde bulunan Kürne-Kürecik halkına ait ekinlerine zarar verdikleri için zaman zaman aralarında kanlı çatışmalar da oluyordu. Tohma ve Sultansuyu boyunca yerleşen Kürne-Kürecikliler dağlık bölgeleri daha güvenli olduğu için seçtiler. Bu dönemde gerek Akçadağ aşiretleri ve gerekse Kürne-Kürecikliler ve Divriği için önemli bir olay olur. Kürecik ağası Asaf’ın bir oğlu Divriği’nin Bolucan yöresinde öldürülür. Asaf ağa, Akçadağ, Kürne- Kürecik aşiretlerine haber verir ve onlardan yardım ister. Toplanan kuvvetler 1737 Ramazanında Divriği köylerine baskına gidip büyük bir zarar verdiler. Olay Kadı Abdüllatif’in saraya yazdığı

“Malatya Sancağındaki Kürne ve Kürecik Ekradı (Kürt, bn) ihtiyarı Asaf’ın oğlu, Bolucan’da  yolkesen eşkiyasınca öldürülmüş; kaçan yakınları, Asaf’a giderek oğlunun Divriği toprağında Hamo Tuzlasında çalışan Zaza asıllı işçilerce öldürüldüğünü, eşyasının ise Divriği’de Tuzla emininde olduğunu söylemişlerdir.Asaf Ekrat uyarınca çevredeki Kürt çetelerine kara bayrak gönderip yardım istemiştir. Başta Asaf olmak üzere, Şötüklü Ahmed, Kör Mehmed, Mahmud Kedhuda, Hasan Ağa, Gelgele’li Yusuf oğlu Göçer Şimayuşakları, Oruçoğlu Musa, Periklioğlu Mustafa, Diricanlı Molla Yusuf, Arhutlu Kör Mehmedoğlu, Şevkafyunoğlu, Uğurluoğlu’nun yeğeni, Kasım, Perhiganlı Bölübaşıoğlu Hasan, adlı şakiler ve daha birçokları, beş altı yüz süvari ve piyade haşaratı ile 1737 Ramazanında Divriği Köylerine baskınlar vermeye başlamışlar;  Kasabadan ve köylerden iki yüz katır ve beygiri, beş köyün hayvanlarını sürüp götürmüşler; eşya altın, gümüş, bakır ne buldularsa soymuşlardır. Kasabaya dökülen köylüler perişan halde mahkemede, sokaklarda çarşı pazarda feryad figan etmişlerdir. Eşkıya kasabayı da vurma niyetindedir. Sefer-i Humayunla görevli bir kısım asker, eşkıya üzerine sevk edilmişse de Gönderen köyündeki çatışmada, kasabadan gidenlerin kimi ölmüş, kimi yaralanmış, kalanlar da soyulmuşlardır.” [Sivas Ahkam Defteri, No 1 S. 272 (evil CA 1157)]

Biçimindeki rapor yerel otoritenin etkisini gösterirken, Hekimhan’a kadar olan bölgedeki Kürtleri birbirleri ile olan yakın ilişkilerini de göstermektedir. Osmanlı devletinin “eşkiya”  yerel otoritenin etkisinin giderek artması üzerine I. Mahmut , 12 Nisan 1744 yılında Malatya Mutasarıfına bir ferman gönderir.

“Memalik-i Osmaniyeden eşkıya adının tamamen kalkması ile halkın ve yolcuların güvenliğini sağlamak muradı”

(Necdet Sakıoğlu, Köse Paşa Hanedanı)

Demesine rağmen olaylar önlenemez. Asaf; “Divriği halkından kan davam ve diyetim vardır”  diyerek Şötükoğlu Hasan’a Divriği köylerini talan ettirdi. Baraklıların Asaf’ı öldürmesi üzerine olaylar bir süreliğine de olaylar durdu. 1765 yılında levandat eşkiyası Divriğe bağlı Hargün tuzlasına saldırırlar. Saldırı otuz yıl önceki Asaf’ın oğlunun intikamı olarak düşünülür. Olaylar halkı bıktırmıştır. Devletin olaya yaklaşımı her zamanki gibi  “alalade şakavet” olur. Akçadağ aşiretleri isyan ederler. “Arguvan ve Akçadağeşkiyasından ve Diricanlı Ekradından (Kürtlerinden, bn.) Molla Ömeroğulları, Beşiroğlu Hasan, Asaf oğlu Haydar ve Haço, Harunolu Ahmed, Keleçorlu osman’ın oğulları, Toka ve Atma Ekradına bağlı Beğli oymağından Kara Abdul ve Hamo ile diğerleri haydutturlar. Halka ve Maden’e zararları sebebiyle tenkilleri elzemdir.” [Mühime, No 164,S. 278 (evasıt M 1179); No 165,S 306 (evahır C 1180)]

Görüldüğü gibi devlet olayları yaratanları değil, Akçadağ halkını “tenkil” (sürgün) etmeyi daha uygun bulur. Sürgün edilenleri başkaları el koyar. Artık Akçadağ’da üç olgu vardır. 1- Mazlum. 2- Eşkıya. 3- Asker.  Ezilenler her zaman mazlumlar olmuştur. Malatya’ya bağlı olan Akçadağ 1780 yılında alınan bir kararla yılda dört bin yük kömür yükümlülüğü ile Maden’e bağlanır. Kömür yükümlülüğü halkı canından bezdirdiği gibi, ormanlarında tahrip edilmesine neden oldu. Akçadağ, Kürne-Kürecik halkının yaşadığı arazi tarıma elverişli değildi. Ovadaki arazi de Rışvanzade derebeyliğine bırakılmıştı. Ayrıca Rışvan voyvodalığı ayrıcalığı ile halktan çeşitli vergiler de alınıyordu. Vergi adı altında alınan haraç Akçadağlıları isyan ateşiyle sarar. Canından bezmiş olan yoksul ve disiplinsiz halk “bağlılıktan” çok uzaktırlar. Bir halk ozanı bunu şu şekilde dile getirir.

Akçadağdır bizim Kuh-i Kaf’ımız.

Hünkar da edemez asla lafımız.

Halep bezirganı çeker Havfımız.

İner bac alırız güran önünde.

(Cahit Öztelli, Uyan padişahım)

Osmanlı, Dersim ve Akçadağ ahalisinden silah toplanması için bir ferman yayınlar. 22 Nisan 1807 yılında saraya gönderilen bir yazıda Dersim ve Akçadağ ahalisinden silah toplama maddesinin uygulamaya konduğu bildirilir. 16 Haziran 1812 yılında da aynı yönde saraya bilgilendirme yazısı gönderilerek, bu işlemlerin yapılması için gerekli harcamaların nasıl karşılanacağı konusunda verilecek emirin beklendiği yerel yetkililer tarafından yazılmaktadır.

 

VELİ PAŞA OLAYI

Akçadağlıların kervanların önünü kesip onları soymaktan başka çareleri de yoktur. O dönemde Köse Paşa hanedanından Köse Mustafa Paşa Sivas valisidir. Köse Mustafa paşanın Veli ismindeki oğlu 1785 yılında kapıcıbaşı rütbesi ile Divriği Mütesellimidir. Daha sonra babası tarafından “fermansız ve şartnamesiz” olarak Eğin Voyvodalığına getirilir. Eğin bir ticaret merkezidir. Mustafa  Paşa oğlu Veli’yi Eğinlilerin başına bir bela sarar. Eğin’lileri koruması yerine baskınlar düzenler, tahsilatlar yapar. Yerli azılılarla işbirliği yapar. “Salyane ve Cerayim akçesi” adı altından halktan yüklü para gasbeder. Rezalet öyle ayuka çıkmıştır ki gündüz vakti adamlarına hamama baskın düzenlettirip kadınların ırzına geçerler. Halk inim inim inlemektedir. Mısır seferinden dönerken Malatya’ya uğrayan Yusuf Ziya Paşa’yı ziyaret eden Eğinliler, Kendisine Veli’nin yaptıklarını anlatırlar. 1802 yılında Veli’nin babası ölür. Ölürken devlete büyük borç takmıştır. Devlet, mallarına el koyacağı sırada gelen mübaşirlere Veli tarafından rüşvet verilerek yumuşatır. Ayrıca Yusuf Ziya Paşa ile arası iyi olmayan Tayyar Paşa ile aracılar aracılığı ile ilişki kurar. Hem kendi canını hem de babasının mallarını kurtarmaya çalışır. Babasının tuğları kendisine verilirse babasının borçlarını ödüyeceğini ve padişahın emirlerine karşı çıkmıyacağını tahattüt eder. Rüşvet ile kendisine karşı olan güçleri yatıştırır. Velinin hesapları tutmuştur. Rüşvetini alan Babıali 1803 yılının Nisan ayında Veli’ye “vezaret menşuru ve Sivas Eyaletinin uhde-i ehliyetine tevdi edildiğini” kapsayan “tevci beratı” müjdesi ulaştırılır. Artık Veli Sivas valisi olmuştur. Veli’nin bulunduğu makam soygun yapması için daha geniş olanaklar sağlanmıştır. Veli Paşa’nın soygunları devam ederken Rakka ve Diyarbakır’a atanır. Çeşitli valiliklerle görevlendirilen Veli 1811 yılında çıkarılan “emr-i şerifle” ikinci kez Rakka valiliğine atanır. Ancak o bu görevi kabul etmek için Madenler emirliğini de ister. Beş ay kadar çeşitli bahaneler uydurur ve göreve gitmez. Veli ve avanesi Rişvan oymakları 1812 yılında siyasi sonuçları olması muhtemel bir soygun yaparlar. İran devleti’nin İstanbul’a giden ve Sivas’tan geçen heyetini Sivas civarında soyarlar. İran Şehzadesi Mirza Abbas bir yazı ile gasp edilen malları istemektedir. Osmanlı Devleti binlerce kilometrekarelik toprak kaybına uğramış zor durumdadır. Veli Paşa fırsatı kaçırmaz. 1811-1813 yıllarını kapsayacak bir isyana girişir. Veli Paşa isyanı Akçadağ, Keban, Eğin, Divriği ve Darende’yi kapsamış olduğu halde  hassas bir dönemden geçildiği bahane edilerek  örtbas edilir. Sultan II. Mahmut İstanbul sorunlarını yatıştırdıktan sonra Veli Paşa hakkında “Rikab-ı  Humayumdan” idam fermanı çıkartırlır. Madenler emini Ahmet Paşa’ya gönderilen gizli emirle Veli Paşa’nın yakalanıp idam edilmesi ve kesik başının İstanbul’a gönderilmesi istenir. Emir, Ahmet Paşa ‘ya gelmeden önce öğrenen Veli Paşa’nın kayınbabası Cebbarzade Süleyman Bey, damadından korumasını eksik etmez ona haber göndererek “Devlet benden kesik başını hükm-ü kat’i ile istiyor. Kaçmaktan başka çaren yoktur. Firar et ki uygun bir zamanda Devlete yalvarırız; affınızın ilacına bir tedbirimiz olur. Başka türlü kurtuluşunuz imkansızdır. Kaçmanın tedbirine bak!” der. Veli çevresine, Samsun’a gideceğini yayar. Veli Paşa’nın etrafında ki adamlarının büyük bir kısmı Kürne – Kürecik yöresinden gelmiş olan atlılardır. Veli, Akçadağ’lı yandaşları ile kaçma hazırlıkları yaparken Celalettin Paşa kuvvetleri Divriği sarar. Veli, vezirlik kıyafetlerini çıkarır, başına Diyarbakır alacasını koyar. Yanındaki 600 atlı ile Kasımoğlu Ali ve Çeko olmak üzere ağır kış koşulları ve çevresinin sarılmasına rağmen Kürecik’e  gelip  Kasımoğlu’na sığınır. 4 Ocak – 2 Şubat 1813 tarihinde bu kaçışı gerçekleştirir.

Görüldü gibi Osmanlı öyle bir örgütlenmenin içindedir ki, yetkilerin birisi tavşana kaç derken diğer tazıya tut diyor. Veli Paşa yandaşlarını alıp Akcadağ Ekradı’nın (Kürtleri) içine geldikten sonra Penikli kalesine yerleşir.Etrafında bulunan adamlarını çevredeki geçitlere hanlara ve köylere yerleştirir. Kürne – Kürecik yöresini mesken tutan Veli Paşa için sonun başlangıcıdır artık. Dar gelirli Kürecikliler geçimlerini zor sağlarken Veli Paşa’nın adamlarını da beslemek zorunda kalırlar. Veli’nin çevreye zulüm etmesi Kürne – Kürecililerin Osmanlıya duyduğu nefreti Veli’ye çevirmiştir. Veli ile Kürecikliler kışı açlık ve soğukla mücadele ile geçirirler. Kürecikliler artık Veliye tepki göstermektedirler. Bu sırada Pehlivan İbrahim Paşa Akçadağ üzerine yapacağı sefere hazırlanmaktadır. Önce bazı Kürt aşiret liderlerini yanına alırken bazılarını da tutuklattı. Veli de Pehlivan Paşaya yakınlık duyan aşiret ileri gelenlerinin birisinin oğlunu astı. Başına topladığı gençleri aç susuz bir şekilde etrafına mevzilendirdi. Veli’nin yanında bulunan Kasımoğlu Alov, Çekov, Ferhat, Toksa, Deli Emin gibi kişilerin ellerinde yeterli silah ve techizat yoktu. Pehlivan Paşa Sivas’tan, Baba İbrahim Paşa Gürün üzerinden Darende’ye yürüdüler. Pehlivan Paşanın hedefi sadece Veli Paşa değildi. Yörede tehlikeli bulduğu “azılıların” hepsini “tepeliyecekti.” Pehlivan Paşanın Darende’ye ulaştığını öğrenen Veli Paşa, Gözü pek silahlı adamlarını Kurt Lapa boğazına mevzilendirdi. Bunların çoğunluğu Kürecik, Kürne, Keruşağı, Leventoğlu ve Şamanlı oymaklarından oluşan savaşçılardı. Kısa sürede çatışma çıktı. Akçadağ Oymakları iki yüz ölü bırakarak yenilgiye uğradı. Öldürülen ve yakalanarak idam edilenlerin kafaları kesilerek katırlara yüklenip dağa gönderildi. Veli Paşa’nın teslim edilmemesi durumunda sonlarının bu olacağı kaledekilere bildirildi. Artık Kürecik ve Kürneliler için sonu belirsiz dönem başladı. Eylül ayının ortalarında gerçekleşen bu olay aşiret kadınlarının Veli Paşa’ya karşı büyük tepki göstermelerine neden oldu. Veli Paşa’ya karşı duydukları kin ve nefret intikam duygusuna döndü. Kuşatmanın bir ya da ikinci gününde “gon” denen bir çadırda kadınlar toplanarak korkunç bir karar alarak uygulamaya koydular. Ellerinde ki çadır direkleri ile Veli Paşa’nın çadırına yürüdüler. Uykudan uyanmasına fırsat vermeden başına bedenine darbeler indirerek cansız kalan bedenini keçenin üzerine bıraktılar. Bu yiğit kadınlar Osmanlıya duydukları kin ve nefretin yanında, dokuz aydır varlıklarını kemiren, eşlerinin, kardeşlerinin ve çocuklarının ölümüne neden olan Veli Paşa’yı aşiret töresine aykırı olan teslim etme yerine öldürme yolunu seçtiler. Bağrışmalar sonunda Veli’nin arkadaşları Veli’nin akıbetini öğrendiler. Artık savunmanın anlamsızlığını anlayan Kasımoğlu Ali, yanına aldığı birkaç ileri gelenle Baba Paşa’nın huzuruna çıkarak pişmanlıklarını belirterek Veli’nin başını getireceklerini belirttilerse de, Baba Paşa Veli’yi sağ istedi. Kasımoğlu Ali bunun mümkün olmadığını, “Veli’nin teslim olmayacağını, ancak aşiret kurallarına aykırı olarak onu gafil avlayıp öldüreceklerini”  söylediyse de Baba Paşa Gürleyerek “bizim gücümüz onu getirmeye yeter” diyerek Kasımoğlu Ali ve yanındakileri tutuklattı. Direniş kırıldı. Öldürülenler kayalıklardan aşağı atılırken, yakalananlar Arga’daki karargahta cellada teslim edildi. Yüz on yedi kişi ise Darende Kalesine kelebent edildi. Veli Paşa ile yanlarındaki boybeylerinin başlarını gövdesinden ayırarak saraya göderip teşhir taşından teşhir edilmesini sağlarken Veli Paşa’nın gövdesini Akçadağlı bir müfreze ile Divriği’ye gönderir. Baba Paşa saraya, Veli Paşa’yı yakalayıp idam ettiğini bildirir. Ekim ayında Baba Paşa’ya bir alay eşliğinde armağanlar gönderilir. Baba Paşa’nın karargahının Arga’da bulunduğu sırada son durumu saraya bidirir. Sadrazamın 2 Ekim 1813 tarihli takriri ise şöyledir.

“….Pehlivan Paşa Akçadağ’ı tamamen ele geçirmiş, kötü yaratılışlı boybeylerini, ağalarını öldürtmüş, ileri gelenlerinden yüz on yedi kişiyi Darende’de kelebent ettirmiş. Boybeyleri Kasımoğulları’ndan hayatta kalan bir gencin anası oğlunu kurtarma umudu ile Pehlivan Paşa’ya gidip, Darende ileri gelenlerinden Akçadağlılara yardım niyeti güdenleri mühürlü  tezkirelerini vermiştir. Bunlardan birkaçı yakalanarak kaleye konulmuşlardır. Akçadağlıları tahrik eden Darende eski voyvodası Abdurrahman Bey ise kaçmıştır.

Sivas valisi halen Akçadağ kalesi önünde olup, Darende, Elbistan ve Malatya ahalilerini bundan böyle emirlere ve düzene başkaldırmamaları için birbirine kefil olmaya ve yemin ettirmeye çalışmaktadır.” (Necdet Sakaoğlu. A.g.e)

Veli Paşa olayı Kürecik’te kapanması güç yaralar açmıştır. Öldürülen ve yakalanıp hapsedilenlerin dışında kaçabilenler ise evlerini ocaklarını terk edip dağlarda aç susuz gizlenmek zorunda kaldılar. Veli Paşa olayından sonra Çimiş Köyü Pehlivan Paşa kuvvetleri tarafından basılarak, bazı kişilerce 84 kişinin katledildiği bilinmektedir.

Osmanlı devleti 1805 yılına geldiği zaman batıda büyük bir toprak kaybetmişti. Dışarıda başarısızlıklar başlayınca içe yönelmeye başladı. Öncelikle Kürt’lere yöneldi. Kürt’lerin özerk olmaları, vergi ve asker vermemeleri, Osmanlının Kürt’lere yönelmesini beraberinde getirdi. Akçadağ aşiretleri de diğer Kürtler gibi vergi vermiyorlar ve askere gitmiyorlardı. Devlet otoritesi onlara yabancı bir olgudur. Kürecik-Kürne Kürtlerinin bildiği tek otorite vardır o da yerel otoritedir. İstenen vergiler yerel otorite işaret etmeden asla ödenmezdi. “Kürt beylerinin bu vergiyi tam ödemediklerini biliyoruz. Vergi tahsildarı, yanında toprak sahibi ağa olmaksızın ya da onunla birlikte bazı düzenlemeler yapmaksızın  Kürt Köylerinden vergi toplamayı akıllarında bile geçirmezler. ( E.W.C. Noel, Kürdistan 1919)  Yerel otorite kuralları kendisi koyar, toplanacak vergiyi kendisi toplardı. Osmanlı bunu hazmedemiyordu. Yerel otoriteyi dize getirmek gerekiyordu. Ata tarihinde belirtildiğine göre, Sivas ve Diyarbakır valiliğine atanan Çerkez Hafız Paşa “Kürdistan’daki Akçadağlular’ın terbiyesine uygun ve yerinde bir tayin olduğu ve bu işe lüzumundan fazla önem verildiği için, hizmetini takdiren ve beraberindeki askerleri taltifen, adı geçene, çevresi çok pahalı  pırlanta ile bezenmiş bir padişah resmi ve padişahın emrini vermek üzere” (Adnan Işık, a.g.e.)

Hüseyin Paşa görevlendirilir. Görüldüğü gibi Akçadağlılar için sadece itaattı sağlayacak zorbalıktan başka bir şey düşünülmez. Hafız Paşa’nın Malatya’da bulunduğu sırada onu ziyarete gelen Alman generali Moltke ki bu General Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Osmanlı ordusunu yeniden kurmaya çalışan bir subaydır. Kürt Mirliklerini dize getirerek Osmanlıya bağlamak, yarı göçer Kürt aşiretlerini iskana tabi tutarak onlardan asker alıp, vergiye bağlama çalışmasını yapar. Ama nedense Moltke Kürt’leri özerk olduğunu unutuyor.

Arga köyünü ziyaret eden Fransız Seyahlarından Babtistin Poujoulat orada yaşayan Küreciklilerin yaşamı ile ilgili oldukça önemli bilgiler verir.

“Arga’dan elli adım ötedeki Laca dağının eteğinde dört bin kişilik bir Kürt kabilesi ve yaşlarda Kürt kadınları vardı. Çadır yapacak bir parça kumaşları yoktu ve yakıcı güneşin altındaydılar.Güneş ışınlarından yüzlerini tozla gizliyorlardı. Çoğunluğu kadın ve çocuk olan bu insanlar çıplak ve çullar içindeydiler. Yüzlerinde acı ve umutsuzluk vardı. Göğüslerinden acı iniltiler çıkıyordu, kadınların ağlamaları ve ağıtları, çocukların çığlıkları, yürek parçalayıcıydı. Bu dört bin Kürt, acı dururmlarıyla bana cehennem azablarını hatırlatıyordu. Bu insanlar burada altı gün kaldılar, sadece çok az olan siyah ekmekten yediler ve yakınındaki bir çaydan su içtiler. İlk üç gün içinde 20 süt çocuğu öldü. Bazı annelerin sütü bile yoktu. Üzgün analar ölen çocuklarını bırakmadılar. Öldüklerine inanmayarak, hissiz elleriyle çocuklarını kucakladılar…” (Poujoulat, 1836-1837 yıllarında Anadolu, Mezopotamya, Palmir, Suriye, Filistin ve Mısır Seyahatı)

Poujoulat, Padişah II. Mahmud’un özel izniyle Osmanlı toprağını gezdiği için, kimi zaman askeri karargahlara kimi zaman da en ücra yerleşim birimlerine kadar giderek ilginç tesbitler yapmıştır.

Veli Paşa olayından sonra Kürecikte baskılar devam etti. Osmanlı devletinin koyduğu vergiler ve askere alma politikası büyük bir hoşnutsuzluk  yarattı. Kürne-Küreciklileri devlete entegre etmek için, önce yerel otoriteler aracılığı ile Kürne’den vergi toplamaya çalıştı. Daha sonra Kürecikten aynıyolu deneyerek vergi toplayacağını uygulamaya koydu. Bunu kabullenemeyen Kürne-Kürecikliler Paya (İsmail)’nın etrafında toplanarak iki yıl Peynik kalesini üs alarak Osmanlıya karşı direnirler. Osmanlı Kürne-Kürecikliler için “Akçadağ bir hal-ı serkeşidedir” (Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat) Derken Kürne-Kürecik üzerine yapılacak harekatın zeminini hazırlıyordu. Kürne-Küreciklilerin Osmanlı ile cepheden çatışması için ne insan gücü ne de yeterli techizatı vardı. Direnişleri vur-kaç şeklinde oluyordu. Kır serdarlarının topladıkları vergileri, onların yollarını keserek geri alıyorlardı. 1840’lı yılların başında meydana gelen olayı Bekiruşağı köyünden Hüseyin ışık şöyle anlatıyordu. “Osmanlı devleti Kürne’den vergi aldıktan sonra Kürecik’tende vergi istemiş.Paya ve adamları buna karşı çıkmışlar. Peynik kalesini (Kala Kurne) merkez yapıp iki yıl devlete karşı direnmişler. Osmanlıya vergi vermemişler ve askere adam göndermemişler. Köylülerden zorla toplanan vergileri kır serdarlarına saldırarak geri alıyorlarmış. Paya (İsmail) Adamlarını toplayarak onlara, ‘Padişah bugün elimizdeki avucumuzdakine ortak olursa yarın arazimize sahip çıkar. Gelen askerler namusumuza göz diker.’ Şimdiden bunlara boyun eğmemeliyiz, diyerek Kürne-Kürecikli ileri gelenlerle sürekli temas halindeymiş. Bu durumdan Asafoğlu ile Gerimterli (Ganimkar) kör Mahmut rahatsızlık duymuşlar. Zaten Paya ile Asafoğlunun arası iyi değilmiş. Asafoğlu Osmanlıdan yana taraf tutuyormuş. Paya’yı  Bedirhan ağa destekliyormuş. Asafoğlu ile kör Mahmut’un girişimi ile Darende ve Malatya’dan kalkan iki müfreze Paya ve adamlarının peşine düşüyorlar, ama Paya’yı yakalayamıyorlar. Daha sonra Kars’tan Kurt Paşa (İsmail Hakkı Cevdet) Kürecik’te aşayışı sağlamakla görevlendiriliyor. Büyük bir güçle Kürecik bölgesine gelen Kurt Paşa Köy Köy baskınlara başlar. Harunuşağı Köyünde bulunduğu sırada İnce isminde bir kızla karşılaşıyor. Kurt Paşa; kızın babasına ‘bana bu kızı verirseniz, buradan vergi  ve asker istemem’ diyor. Kızın babası, töreye aykırı olan bu isteği kabul etmiyor. Kurt Paşa’nın zorbalığını düşünerek kızı götürüp Harunuşağı köyü ile Yazıtopallı arasında bulunan Handa saklıyor. Bunun üzerine Kurt Paşa zorbalığa başlıyor. Köyleri basıyor, evde bulamadıklarının evlerini yakıyor. Evlerde bulunan zhireyi birbirine karıştırıyor. Arpayı, buğdaya, bulguru una karıştırıyor. Kıt kanat geçinen halk perişan bir vaziyette dağlara sığınmaya çalışıyor. Paya ile Kalender (Qaro) Bengpınarı cıvarındaki kayalıklara sığınmaya çalışırken, Gangı Hıdıran dedikleri yerde yakalanıyorlar. Paya kurtulamıyacağını biliyor. Kalender’e diyorki ‘ben seni göndereceğim ama sen git gelme.’ Paya, Kurt Paşa’ya diyor ki ‘siz benim misafirimsiniz. Size ne erzak lazımsa Kalender gidip getirsin’ ama Kurt Paşa kabul etmiyor. Paya ısrarla Kalenderi göderiyor…. Kalender gidip gelmiyor. Paya’yı Harput’a götürüp yargılayıp idama mahkum ediyorlar. Paya asılmadan önce vasiyet ediyor. ‘benim atımı, silahımı, meçlimi ve karımı Kalender’e veriniz, o da benim intikamımı alsın’ diyor.  Paya’nın vasiyeti yerine getirilir. Paya asıldıktan sonra da Kürne ve Kürecikte birçok ev yakılır. Yakılan evlerin bir kısmı ise Kürne’lilere aitmiş.” Yaşlıların anlattığına göre Kürne ve Kürecik’te yeni baskınlar yaşanıyor. Evler yakılıyor, birçok insan kaçak durumda kalırken dul ve yetimler aç susuz, yaşlılar çaresiz, iklim koşulları ise acımasız, Kürecik halkı çaresiz durumda yeni bir dönemle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı, Kürecik halkının tepkisini kanla bastırırken acımasızca davranmıştır. “Kürecik aşireti yıllarca devletin şiddetli baskısına maruz kalmıştır. Özellikle savaş yıllarında bir cezai müeyyide olarak asker kaçaklarına ait 1000 ev yakılmıştır.” (E. W. C. Noel, age) Ev yakma olayı Küreciklilerin karşılaştıkları rutin baskılardan birisidir.

17 Kasım 1850 tarihinde, Akçadağ bölgesinde silahların toplanması için takip edilmesi gereken yöntemler konusunda “Anadolu Orduy u Humayun Müşirine Kürdistan valisi hazretlerine Maliye nizamiyesine”  bir emir gönderilir. Silahların toplanmasının esas olarak bedel ödenmeden yapılması gerektiği halde, yöre insanının, bölgenin sert koşullarının bir eseri olarak vahşilik ve dik başlılıkları ile tanındıklarından silah işinin yapılabilmesi için silahların üzerindeki altın ve gümüş işlemelerinin sahiplerine verilmesi ve demir kısmının da bedelinin ödenerek alınmasını, alınan silahların “Orduyu humayum” cephanelerinde saklanmasını önerirler. 20 Kasım 1853 tarihinde Harput Meclis-i idaresince düzenlenen bir tutanakla Akçadağ’ın dağlık bir yerde olması nedeniyle idare edilmesinin zor olduğu ve gelip geçen yolculara sarkıntılık etmeleri nedeniyle Harput’ta geçici görev yapan muvazzaf askere bir miktar daha asker katılarak Malatya müdiri Seyyid ağa Akçadağ’ın ıslahı ile görevlendirilir. 1850’li yılların sonunda Kürne İle Kürecik idari olarak birbirinden ayrılır. Kürecik 1857 yılında 24 Köyden oluşan Nahiye (Bucak) olarak Kepez Demirci’lerde kurulur. Nahiye müdürlüklerine 1906 yılına kadar yerel kişiler atanır. Kürecik Nahiye Müdürlüğünü 12 yıl süreyle yapanlardan birisi de Bekiruşağı köyünden Temir ağadır.

1860 yılı bahar ayları doğa yeni yeni canlanırken Hac mevsimi gelmiştir. İranlı Hacılar Akçadağ  cıvarına geldiklerinde Kürneliler tarafından yolu kesilerek soyulurlar. Soygun saraydan duyulur duyulmaz yerel yöneticiler hakkında hacıları korumadıkları gerekçesiyle soruşturma açılır. Soyguncuların bir kısmı yakalanır. Yerel yöneticilerden bazılarının da soyguncularla işbirliği yaptıkları tespit edilir. Harput Eyaleti Mutasarrıfı Veysi Paşa sadarete çektiği 29 Ağustos 1860 tarihli telgrafta Akçadağın ileri gelenlerini Harput’ta getirdiğini ve onlara aşağıdaki maddeleri içeren bir belge imzalattığını belirtir. Veysi  Paşa Akçadağ’lı ağaları “hem okşayalım, hem de korkutalım”  talimatı ile Çötelizade Cemal beyi aracı yaparak Şakir, Ali Alhas ve Ahmet ağaları Harputa götürmeye ikna ederler. Harput’ta ağalara hem iltifat edilir hem de tehdit edilerek şu belge imzalatılır.

1- Kura-i şerr’iyyelerini (askere alma işi) gerekli şekilde yerine getireceklerdir.

2- Vergilerini tamamen vereceklerdir.

3- Hekimhan’dan Behinsi kazası nihayetine değin ebna-yı sebil’e, yani yolculara dokunulmayacak ve İranlı hacılardan gasbedilen eşya, hükümete teslim edilecektir.

Bu maddelere karşılık, Akçadağ ileri gelenlerinin de hükümetden bazı istekleri vardır.

1-Nukat-ı müdirin tahvilini (noktanın müdürünün değiştirilmesini) ve geçici olarak bir yüzbaşı tayin edilmesini ve onun emrine de yüz nefer suvari (atlı) yazılmasını istemişlerdir.

2-Değiştirilecek kaza müdirinin yerine, Malatya hanedanından Süleyman efendi tayin edilecektir. [BOA. İradeler (Dahiliye) Vesika No. 30664]

1863 yılında Malatya’ya giden Akçadağlı ağalardan Veli bey, Kalender ağa ve beraberindekilere saldırılarak öldürülürler. Bu olay Harput’ta “Akçadağlıların Malatya’ya intikam alma duygusuyla” saldırıya hazırlandıkları biçiminde yansıtılır. Olay yeni olayların habercisidir. Malatya ileri gelenleri 30 Temmuz 1863 tarihinde bir tutanak düzenleyerek Akçadağ ağalarının işledikleri suç ve kötülüklerden pişmanlık duyduklarını, bundan böyle Malatya’ya alışverişe gelecek olan Akçadağlılara ilişmiyeceklerini, Arga cıvarında yapılacak askeri kışla için lazım olan işçilerin verilmesi belirtilerek imzalanır. Oysa Akçadağ’a yapılacak askeri kışlanın kereste ve taşının Akçadağlılara zorla kabul ettirilir. Malatya’ya yapılacak saldırılar önleyeceği için yapılacak askeri kışla için Malatya eşrafı da yirmi beş bin kuruş katkı yapmayı taahüt ederler. Küreciklilerin bir kısmının yaşadığı bugünkü Sultansuyu harasının arazisinin ele geçirilerek padişah adına tarıma açılması amaçlanmaktadır. Bundan da başarılı olunur. Arazi de yaşayan Küreciklilerden Harunuşakların ve Argalıların yaşadığı arazi terk edilir. 15 Şubat 1861 yılında Akçadağ’ın Ağyar ve Saval köylerindeki çatışmalardan sonra harekete katılan askeri güçler Kürecik’e gelerek asker toplamaya başlıyacaklarına dair saraya şu yazıyı gönderirler.

 

“ MAKAMI ALİ HAZRETİ SADARETPENAHİYE

Bir tabur Şişhane ve bir miktar muvazzafa ile Akçadağ’ın sarplıkta en meşhur olan Ağyar ve Sa’val tabir olunan mahalline bi’l vusul ettiği gün ikibuçuk ve ikinci gün beş saat muharebeden sonra asıl Liva beyiyle ve sair ileri gelenlerden ve hazretlerden haylice ahz ve gezgin alınarak oradan avdet ve Kürecik’e muvasalat olundu. İnşallah u teala yarınki gün kura-i şeriyyesini icra etmek üzereyim.  Bu yolda birinci alay miralayı Ahmet bey ile Şişhane binbaşısı Husrev Efendinin asakir-i şahane ile beraber meydanı muharebede fevkalede ikdam ve himmetleri meşhud u askerane olarak telgrafnameleri mim gayri hadden niyaz ederim her halde ferman Hazre-i men lehül emrindir.”

4 Şaban 1277

Harput Valisi

(Osmanlı arşivi. VA 2 DNU 50)

1868-1869 yılı Diyarbakır salnamesine (yıllık) göre Malatya, Diyarbakır Vilayeti Mamuret-ül Aziz Sancağına bağlı Kazadır. 1560 yılından beri Nahiye olan Akçadağ ise 1869-1870 yılı salnamesine göre Nahiyedir. 1870-1871 yılı Diyarbakır salnamesine Akçadağ Levent’te kaza olarak kurulur.  Yörenin dağlık olması, ulaşım güçlüğü çekilmesi nedeniyle 1883-1884 yılında Akçadağ kazası Arga köyüne taşınır. Kürecik Nahiyesi ise Demircilerden Kepez köyünün Alaçayır mezrasına taşınır. Bir Süre ise Kepez Körtobası mezrasına taşınır.

1890 yılında Akçadağ köylerinde eşkiyalığı önleme bahanesi ile düzenlenen harekatta eşyalar ve hayvanlara herhangi bir zarar verilmeden hepsinin toplanarak merkezi hükümete götürülür. Mamure tül Aziziye Valisinin gönderdiği raporda bu harekata geç kalındığı belirtilerek harekatın bölgenin ıslahı için önem taşıdığı, harekata katılan askerlerin zayiat vermediğini, sadece Valinin yanına giden Kasımoğlu İbrahim ile Asafoğlu Mustafa ağaların kılavuzlarının öldüğünü belirtmiştir. Kasımoğlu İbrahim 1915 yılında asılan Mehmet Ali’nin babasıdır.

1891 yılının Nisan ayında Hançerli köylüleri Akçadağ kaza merkezini basıp, bir kısmı zabıta konağını tutar, diğerleri de cezaevini basıp, cezaevinde bulunan iki kişiyi alıp dağa kaçarlar. Daha sonra Hançerli köylüleri baskına uğrar altı kişi öldürülür. Ölenlerin arasında baskını yapan Mahmut ve iki oğlu da vardır.

DUMUKLU ALİ OLAYI

Dumuklu Ali olayı Küreciklilerin 1894 yılında yaşadığı önemli bir olaydır. Ali Dumuklu köyünde mütevazi bir yaşam süren, kendi halinde, söz bilir, sözü dinlenir, dürüst, çevresinde sevilen, saygın, uzak görüşlü bir kişiliğe sahip birisidir. Ali’nin ünü artık çevreyi aşmıştır. Akın akın ziyaretçileri gelir. Sürekli baskı ve talan yaşayan halk, Ali’den medet beklemektedir. Ali, halka “herkes evine gitsin işine gücüne baksın, benim olağan üstü bir gücüm yok, size göstereceğim bir  mucezem de yok”  der. Yıllar önce Elbistan’ın Kantarma köyünden Hamza isminden birisi Yemen’e askere gider, yıllarca orada çeşitli cephelerde çarpışır, geri dönme ümidi yoktur. Yola düşse yol bilmez, yol sorsa dil bilmez, kaçsa dizlerinde derman yoktur. Bir gün uyurken rüyasında ak sakallı pir yüzlü bir adam Hamza’ya “sana izin, evine git”  der. Hamza uyanır uyanmaz içinde bir coşku yaşar. Rüyasında gördüğü kişiyi Hz. Ali olduğunu düşünür. Zaten insanlar çaresiz kaldıklarında inançlarına sığınırlar. Hamza Yemen’den kaçarak aylar sonra Dumuklu köyüne gelip Ali’ye misafir olur. Ali’yi görür görmez rüyasında gördüğü adama benzetir. Kantarma köyüne giden Hamza başından geçenleri anlatır. Bir süre sonra yanına aldığı hediyelerle Ali’yi ziyarete giderken yanındaki bazı arkadaşları da Malatya’ya alışverişe giderler. Karahan gediğinden geçerlerken yolları eşkiyalarca kesilir, üzerlerinde ne varsa el konur. Ali’nin yanına giderek olayı anlatır. “Yemen’den beni kurtaran sensin, sen himmet edersen bizi soyanlardan eşyalarımızı kurtarırız.” der. Hamza ve arkadaşlarını soyanlar, korkularından soydukları eşyaları getirip Ali’nin evine bırakırlar. Bunun üzerine olayı duyan Hamza ile arkadaşları ve çevre köyler Ali’ye daha çok bağlanırlar. Ali’nin her gün artan ziyaretçileri, çevredeki Kürnelilerin Alevilere karşı duydukları tepki ile Osmanlıya bildirirler. Gelen müfrezeler ve Kürneliler Ali’nin çevresine toplanan ziyaretçilerine saldırırlar, bazılar ölürken birçoğu ise yaralanır. Ali’nin evi ateşe verilir. İçerideki Ali ve iki misafiri ise cayır cayır yanarak ölürler.

Geçim sıkıntısı çeken halk geleneklerinden medet beklemektedir. Yol yordam, edep erkan bilen kişiler halkın gözünde olağan üstü niteliklere sahipmiş gibi görünmektedir. Gelecekte düşündükleri dünyalar için hazırlanmayı yeğlemektedirler. Küreciklilerin bunu düşünme hakları bile yoktur. Herhangi bir isyan yok, kimseye yapılan bir haksızlık yokken, yapılan saldırı kan akmasına neden olur. Küreciklilerin inanma hakları bile yoktur. Her dönemde zulme uğramak Küreciklilerin kaderi olsa gerek.

29 Aralık 1895 tarihinde yapılan yazışmada ise Akçadağ bölgesindeki Kirmani, Kadiruşağı ve Hançerli köylerinin ahalisinin Alevi olduklarını, içlerinde birde Ermeni olduğu halde padişahın rızası dışında işler yaptıklarını, tahsilata giden zaptiyeyi darp edip giysilerini ve eşyalarını aldıklarını, destek olarak giden yüzbaşı ve süvarileri de kama, balta ve kılıç gibi kesici delici aletlerle karşı koydukları için yöreye yeteri kadar askeri birlik gönderilmesini ve yapılacakların Akçadağ kaymakamına ve çiftlik mudi sorumlusuna bildirilir. Bir de tavsiyede bulunulur. Uygun miktarda asker ile yöre hanedanlarından birisini de yanlarına alarak, ilgili köylere giderek nasihat edilmesi ve bu davranışlarından vazgeçilmesinin sağlanması, eğer askere silah çekerlerse misli ile karşılık verilmesi, yakalananların mahallinde tutuklanmasını sakıncalı olacağından, merkezi Livaya gönderilmesini önerirler. Aynı tarihli ve Vali Redif imzalı gönderilen telgrafta; Akçadağ köylerinin birkaçından Alevi bir gurup o çevrede bir evde oturmakta olan zabıta ve jandarmalara saldırarak, bir mülazım ve bir zaptiyeyi öldürmüşler, on askeri de yaramışlar, iki zaptiye de kaybolmuştur. Yöreye gönderilen bir onbaşı ile süvariler durumun tehlikeli olması nedeniyle geri döndürülürler.

3 Nisan 1896 tarihinde Akçadağ Kazasının Kürt ahalisinin ıslahı için, asker sevkinin zorunluluğuna dair saraya bir yazı gönderilerek asker istenir. Bu yazıda şu düşünceler belirtilir. “Malatya sancağına bağlı Akçadağ kazası halkının Sünni olmayıp Alevidirler. Dört binden fazla silahlı adamları vardır. Zorunlu görevlerini (askerlik ve vergi vermedikleri) yapmaktan kaçındıkları, üç yüz altı senesinde üzerlerine yeterli asker gönderildiği halde, bunların azgınlıklarını arttırıp açıktan açığa isyanları önlenememiştir. Bu durumu düzeltmek için, Anadolu ordusunda toplanan redif taburları salıverilmeden önce yeterli miktarda askerin kazaya sevki ile asker kaçaklarının yakalanması, vergi borçlarının tahsili ve halkın kontrol altına alınması az miktarda masrafla gerçekleştirebileceğini bildiririm. Ferman yüce padişahındır.” Derken, bu insanların neden vergi vermediklerini ve neden askere gitmediklerini araştıran yok. Varsa yoksa asker almak vergi toplamak dışında devletin Küreciklilere karşı bir sorumluluğu yokmuş gibi halka zulmü esas almaktadırlar.

1800’lü yılların sonlarında meydana gelen bu olaylardan sonra, “yönetim aşirete verdiği ceza, vergi oranını %10 dan %25’e çıkarmak oldu.” (E.W.C. Noel, age)  Osmanlı, artık aşiret liderlerinin otoritesini belirli oranda sarstı. Devlet örgütlenme sisteminde değişikliğe gitti. Aşiret adları ile anılan Nahiye ve yerleşim yerlerinin adlarını değiştirdi. “Fakat, daha sonra, savaş sırasında yönetim, kendini aşiretleri bölerek Nahiye örgütlenmesini tekrar düzenleyecek kadar güçlü buldu. Kürecik özelinde bu uygulamayı örnekleyecek olursak; aşirete ait 11 köy diğer Nahiyelere ve hatta Elbistan kazasına dağıtıldı.” (E.W.C. Noel, age)

Osmanlı Kürecik’te etkinliğini arttırırken, getirdiği ağır vergi yükü ve idari olarak onları bölmesi halkın Osmanlıya karşı daha direnmesini sağlamıştır. Osmanlı, köylerden topladığı bazı kişileri çeşitli medreselerde dini konularda konular da eğiterek hem onlara Sünniliğin bazı ilkelerini öğretiyorlardı, hem de devletin köylerdeki gözü kulağı görevi olan “muhbiri sadık” görevlerini yerine getirmelerini sağlıyorlardı. Köylerde kimi zaman basit bir olay tahrik edilerek köylüler biri birine kırdırılıyordu. 1908 yılında Tatar Kubat köyü ile Kasımuşağı köyü arasında mera anlaşmazlığı sonucu altı kişi öldürülür. İki köy arasında düşmanlık başlar. Olayı soruşturmakla görevli olan Akçadağ kaymakamı Halid Hüsrev bey, Malatya ve Harput jandarma binbaşıları Rıza ve Ali Haydar efendiler, olayın bir tarafı olan Kasımuşağı köyüne gelip Mehmet Ali ağanın evinde üç gün kalarak Tatar Kubat köylülerinin gelip teslim olmalarını istedikleri bir emirname yayınlarlar. Ancak Tatar Kubat köylüleri dağlara çıkarlar. Gelen müfrezeler bütün evleri ateşe verip yakarlar. Tatar Kubat köylülerinin şikayeti üzerine, Akçadağ kaymakamı, Malatya ve Harput jandarma binbaşıları Şuray-ı devlet Mülkiye dairesinin istemi üzerine mahkeme edilmesi önerilir. Öneri Padişah tarafından 5 Eylül 1908 tarihinde onaylanır.

AKÇADAĞ ASKERİ CEPHANELİĞİN SOYULMASI

Kürecikte gün geçmez ki yeni bir olay olmasın. 1914 yılının üç olayı vardır. Birinci olay Akçadağ jandarma karakolunun soyulmasıdır. O dönemde Akçadağ cezaevinden tahliye olan birisi Kepez köyünde, sohbet ederken, cezaevinin bitişiğindeki askeri karakolun cephaneliği hakkında bilgi verir. Bir gurup Kepezli askeri cephaneliği soyar. Cephanelikteki silahları alıp getirirler. Ancak oradaki sandıkların mermi sandığı olduğunun farkında olmazlar. Getirdikleri mermisiz silahları İbrahim Cebeci’nin evinin bacasına saklarlar. Bundan haberi olan “Muhbiri sadık’ın” birisi ihbar eder. İbrahim Cebeci’nin de haberi yoktur, evi basılıp silahlar yakalanınca kendisini götürüp Harput’ta idam ederler. Aynı yıl ikinci bir olay da halk tarafından “muhbiri sadık” olarak düşündükleri bazı kişiler çeşitli köylerde öldürülürler. Yine 1914 yılında ki önemli olaylardan birisi de Mehmet Ali olayıdır.

KASIMOĞLU MEHMED ALİ OLAYI

Osmanlı, 1800’lü yılların başından itibaren, Kürtlerin entegrasyonu, asker alma ve vergi toplama çabası hep sorun yaratır. Kürecikliler de aynı konu yüzünden devletle hep sorun yaşadılar. Osmanlı birinci paylaşım savaşına girince ekonomik ve insan gücü bakımından oldukça zayıfladı. Her savaşta olduğu gibi savaşın yükünü halka yüklemeye çalıştı. Ağa ve boybeylerinin nüfuzundan yaralanarak halktan, at, asker ve erzak ister. Aynı istekler Mehmed Ali ağaya da iletilir. Küreciklilerin ödemediği vergiler ve asker istenir. İstenen askerlerin içinde Memed Ali de vardır. 24 yaşındaki Memed Ali askere gitmeyi kabullenemez Başta eşi Hürü hatun ve çevresi de aynı görüştedir. Zaten Kürecikliler askere gitmekten bıkmışlar. Çünkü giden gelmiyordu. Yakalanıp askere götürülenler için çaresizliklerini,

Ku hat xadane maleye

Ku nahat sadaka saleye

 

“Gelirse evin sahibidir

Gelmezse yılın sadakasıdır”

Deyimi çokça kullanılıyordu.

Memed Ali çevre köylere haber göndererek Kelanlı köyünde bir toplantı düzenler. Osmanlının içinde bulunduğu durumu anlatır ve Osmanlı’nın isteklerini anlatır. Osmanlıya karşı direneceğini belirtir. Toplantıya katılanların kimi destek verir kimide karşı çıkar. Sonuçta Karşı çıkma kararı alırlar. Topladıkları az sayıdaki milisle üzerlerine gelen müfrezelerle Körsüleymanlı köyünün alt tarafında çatışmaya girerler. Çatışma kısa sürer. Birçok Kürecikli ölmüştür, kimisi ise yaralıdır. Bazıları gizlenirken, Memed Ali Alhaslıya dayılarına gidip sığınır, amacı Zeytin’e gitmektir. Kimi Memed Ali’nin yakalandığını, Kimileride bir yüzbaşı arkadaşının haber gönderip “gelip teslim olursa kendisini kurtarırım” şeklindeki söylemine güvenerek teslim olduğu söylenmektedir. Memed Ali Yakalandıktan sonra Harput’a götürülüp 1915 yılında Husski Kuşe, Kali Cannike ve karısı Altey ile birlikte idam edilirler. Kimileri idamdan kurtulsa bile mahküm edilirken kimiside sürgün edilir. Sürgünlerden Memed Ali’nin teyzesinin oğlu Kali Cune ise Konya Ermenek’e sürgün edilerek 2,5 yıl orada kalır. Körsüleymanlı Köyünün Baloların evi dışındaki bütün evler ile Memed Ali’nin konağı yakılır. Baloların evi ise daha önceleri Başyurtta çıkan bir çatışmada yaralanan bir yüzbaşıyı Zale Bale tedavi ettiği için yakılmaz.

1919 yılında E.W.C. Noel adlı bir İngiliz subayı yanındaki bir heyetle Kürecik’i ziyarete eder. Nuri Dersimi’nin  belittiğine göre amacı Paris’te toplanan barış kongresinde Kürt ve Ermeni istekleri hakkında bir sonuca varmak için Noel başkanlığında 2 Eylül 1919 tarihinde Küreciklilerle görüşmek üzere Polat köyü üzerinden Urem (Ören)e gelir. Küreciklilerle görüştükten sonra Malatya’ya gider.

 

 

HIDIRLARIN SÜRGÜNÜ

 

Osmanlı devleti yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasından kısa bir süre sonra 1926 yılında Şeyh Sait isyanına yardım ettikleri gerekçesiyle, Kürecik’in Bekiruşağı köyü bir gece ansızın müfrezeler tarafından basılır. O dönem bugünkü çevirme köyünde yaylada bulunan Hıdırlar kabilesi çoluk çocuk tümüyle toplanarak Akçadağ’a götürüldü. İçlerinden Haçır ve iki oğlu Hüsso ile Mehmet Bursa’ya sürgün edildi Ailesi ve akrabaları ise Akçadağ askeri kışlasında bir ay kadar aç susuz perişan bir durumda bekletilir. Hıdırlar götürülürken büyük bir feryat figan kopar. Ağıt sesleri gökyüzünde yankılanır. Hıdırlar, yaşlı, genç, hamile ayrımı yapılmadan götürülürken, Sılçi Postacı’nın hanımı hamiledir. Yolda doğum yapar. Bir erkek çocuğu olur, adını Cumhuriyet koyarlar. Bekiruşağı köyü gündüzleri tetikte beklerken geceleri ise dağlara mağaralara çıkar, yatakları toprak yastıkları ise taş, uyumaya çalışırlar. Bursa’ya götürülenler iki ay sonra serbest bırakılırlar. Bir süre sonra tekrar götürülüp, bu kez Akçadağ’da serbest bırakılırlar. Bu olaydan sonra Bekiruşağı köyünden Şabani Cıbçe (Şaban Çakır), Bursaya sürgün edilir. Kepez köyünden Husatal Mahmut, Kelanlı (Gürkaynak) köyünden Kalender Başyurt, Körsüleymanlı (Durulova) köyünden Kamber ağa sürgüne gönderilmek üzere Akçadağ’a götürülür. Bir süre askeri kışlada bekletildikten sonra serbest bırakılırlar. Oysa sürgüne gönderilen Hıdırların ve diğer köylülerin ne böyle bir niyetleri olmuştur, ne de böyle bir olaydan haberleri vardır. Hiçbir iletişim aracına sahip olmayan Küreciklilerin isyanı destekleme gibi bir durumu yoktur.

1930 yılında Kürecik Nahiyesi, daha merkezi olan Körsüleymanlı (Durulova) köyüne taşındı. İçişleri Bakanlığının 27/08/1930 tarih ve 2653 sayılı genelgesiyle şu köyler bağlanır. Amuklu, Bekiruşağı, Balohacı, Bilamlı, Bayramuşağı, Dümüklü, Develi, Demirciler, Harunuşağı, Kubatuşağı, Kozluca, Kol köyü, Kasımuşağı, Kirliuşağı, Kahyalı, Kelanlı, Kepez, Körsüleyman, Kadiruşağı, Sarıhacı, Şemşik, Tapkin. Bu genelgenin uygulamaya komasından sonra Develi köyü Muhtarı Akçadağ kaymakamlığına verdiği bir dilekçe ile başvurarak “köyümüz Akçadağ merkezine 1,5 saat, Körsüleyman köyüne 4 saattır. Ayrıca Köyümüz Küreciklilerle husumet halindedir. Aramızda sürekli düşmanlık bulunmaktadır…”  diyerek Kürecikten ayrılmak istediler. Oysa Kürecik merkezi olan Körsüleyman köyüne oldukça yakın olmalarına karşın böyle bir yola başvurdular.

Kürecik’te yaşanan önemli olaylardan birisi de 1960 darbesine kadar devam eden Sırkatçıların (mal sayım memurları) yarattığı olumsuzluklardır. Sırkatçıların saydıkları her mal için istenen vergileri ödemek, devletle Kürecikliler arasında hep sorun olmuştur.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra çıkarılan anayasa ile birlikte ilerici güçlerin kısmen de olsa nefes almasını sağladı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) nin kuruluşu ve savunduğu sosyalist düşünceler kitleler tarafından kabul gördü. Avrupa da yaşanan gençlik hareketi, Başta ülkemiz üniversite gençliği olmak üzere, tüm halk katmanlarını etkiledi. Üniversitelerde başlayan hareketlilik Kürecik’e de yansıdı. Sosyalist düşüncelerden etkilenen Kürecikliler oylarını TİP’e verdi. Artık sosyal gelişim siyasal gelişimin önüne geçti. Egemenler çözüm üretme yerine gelişimi bastırma yolunu seçtiler. Uygulanan baskılara halk demokratik tepkilerini dile getirir. Kürecikli 11 muhtar, Üniversiteden başlayarak Türkiye’ye yayılan baskıları protesto etmek amacıyla bir bildiri yayınladılar. Bu bildiri ilk köy bildirisi olarak tarihteki yerini aldı.

1969 yılının ocak ayının son günlerinde bir gurup Kürecikli Emperyalizmi ve onun işbirlikçisi Adalet Partisi (AP) hükümetini protesto etmek amacıyla bir bildiri yayınladılar. Bildiriyi yayınladıkları haftayı direniş haftası olarak ilan ederler. Bu bildiriyi yayınlayan Mehmet Ali Özdoğan, Köse Polat, Ali Erdoğdu, H. Güray Tonak, Süleyman Kırteke, Teslim Töre Tutuklanarak cezaevine kondu. Yapılan yargılama sonucu bildiride suç unsuru olmadığı kararına hükmedilerek beraat ettiler.

1969 yılının Ekim ayında toplanan Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) isim ve tüzük değişikliğine giderek TÜRKİYE DEVRİMCİ GENÇLİK FEDERASYONU (DEV-GENÇ) adını aldılar. DEV-GENÇ’in tüzüğünün 2. maddesini değiştirerek “hedefe varmak için eylem” öngörüldü. 3. maddesi ise “Federasyona bağlı dernekler sosyalizm bilimini eylem klavuzu edinen üyelerden oluşur” şeklinde değiştirdiler. Böylece Marksizm düşüncesi esas alınarak, kitlelere ulaşmak için gençler tarafından günlük ve haftalık gazeteler yayınlandı. Halkı örgütlemek için gençler ülke içine dağıldılar. 1969 yılında bir gurup genç Kürecik’e geldi. “Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu” (THKO) örgütüne bağlı gençler Kürecik dağlarında gerilla mücadelesini başlatmak için etüd çalışması yaptılar. Sinan Cemgil ve arkadaşları ilk gelen guruptur. Bir süre sonra İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları Kürecik’e geldiler.

Neden Kürecik; Kürecik halkının tümüyle muhalif olması, Kürecik halkının eğitim düzeyinin ve okuma yazma düzeyinin yüksek olması, Yörenin dağlık ve Nurhak dağlarının Akçadağ, Gölbaşı ve Elbistan bölgelerinin içinde olması, Amerika’nın dinleme ve izleme (radar) tesislerinin Kürecik’te olması, yörenin jeolojik ve metorolojik durumunun gerilla mücadelesine uygun görülmesi nedeniyle Kürecik seçilmiştir. Oysa Kürecik dağlarının ormandan yoksun ve çıplak olması nedeniyle gerilla mücadelesi için elverişli olmadığını düşünecek deneyimleri yoktu.

Yöreye gelen gençler kısa bir süre içinde halk tarafından efsaneleştirildiler. Halkın tüm sohbetleri gençlerle ilgilidir. Söylenenler devletin ilgili birimlerine ulaşır. Hemen Kürecik’te operasyonlar başlar. Sinan Cemgil ve arkadaşları, Kürecik’teki Amerikan dinleme tesislerini vurma niyetindedirler. Ama ihbar edilirler. Gençler Yöreyi terk edip Adıyaman’a giderlerken Gölbaşı ilçesinin İnekli Köyü cıvarında pusuya düşerler. Çıkan çatışmada Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğru öldürüldüler. Kürecik’te bu olay büyük bir infial yaratır. Bu devrimcileri ihbar ettiği söylenen Kahyalı köyü muhtarı İbrahim Kaypakkaya ve Ali Taşyapan tarafından kaçırılarak öldürülür. Bu olay üzerine Kürecik’te operasyon üzerine operasyon düzenlenir. Kürecik köylerinden genç yaşlı demeden birçok insan gözaltına alınır. Bunlar ağır işkencelerden geçirilir. İdamla yargılananlar olur. Kürecik artık potansiyel suçlu olarak görüldü. Gerek Kürecik’te ve gerekse Kürecik’ten göçmüş olsun Kürecik nüfusuna kayıtlı olması, bir insanın suçlu olması için yeterli sebepti. Suçlu olmak için suç işlemek gerekmiyor, Kürecikli olmak yeterlidir. Kürecik tarihi yazıldığında bu olaylar detaylandırılacaktır. 1974 yılında Bülent Ecevit başkanlığında kurulan CHP-MSP hükümeti 12 Mart balyoz hareketinin cezaevlerine kapattığı gençlerin uğradığı haksız muamele halkta büyük tepki yarattı. Ecevit hükümetinin getirdiği af yasası kısmi bir rahatlama getirse de, Ecevit hükümeti yerine kurulan 1. ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetleri tekrar ülkeyi kan gölü haline getirdi. Bunda Küreciklilerin payına büyük acılar düştü. Niyazi Tekin’le başlayan katletmeler artan bir hızla devam etti. 1970’li yılların başında Niyazi Tekin’le başlayan katliamları, Ali Koca, Hasan Başyurt, Cafer Karahan, Hüseyin Duman, Hüseyin Çaparoğlu, İsmail Yücel, Yücel Hazar, Mustafa Sevil ve Cennet Değirmenci İzledi. 2 Şubat 1975 yılında Malatya’da Demokratik kitle örgütleri düzenlenen ve antidemokratik olayları protesto eden yürüyüş ve mitinge birçok Kürecikli kitleler halinde katıldı. Mitinge faşistler tarafından düzenlenen saldırı sonucu birçok Kürecikli yaralandı. 23 kişi ise tutuklanarak Adana sıkıyönetim Mahkemesine gönderildi. Tutuklananlar arasında da bazı Kürecikliler vardı.

1977 yerel seçimleri yapılırken Kürecik’te devrimcilerin desteklediği Muhtar adaylar seçimi kazandı. Ören Belediye başkanlığını da devrimcilerin desteklediği Güzel Hazar Kazandı. Bunu hazmedemeyen gericiler çeşitli entrikalara başvurdular. Harunuşağı Köyü Muhtarı sudan sebeplerle tutuklandı. Kürecikli 13 Muhtar imzasıyla, Adalet Bakanına, Başbakana ve Cumhurbaşkanına olayı protesto eden telgraflar çekildi. Bunun üzerine Kamil Polat serbest bırakıldı.

17 Nisan 1978 Akşamı Malatya’da Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na gönderilen kolide patlayan bomba Hamit Fendoğlu, gelini ve iki torunu öldürüldüler. Bu olayı fırsat bilen faşistler Malatya’daki devrimci demokrat kişilere ve evlere saldırılar düzenlediler. Üç Alevi genci de katlederek Beyler deresinde tren hattına attılar. 1978 yılında 1 Mayıs bayramı Elbistan’da kutlandı.

Kürecikliler kitlesel bir katılım sağladılar. 1978 yılının önemli olaylarında birisi

24 Aralıkta başlayan ve üç gün süren Maraş’taki Alevi katliamıdır. 140 cıvarında insan faşist güruh tarafından katledildi. Maraş Katliamının 1. yıldönümünde katliamı protesto etmek amacıyla 1979 yılının Aralık ayında Kürecik’te korsan bir gösteri yapıldı. Herhangi bir saldırıya karşı koymak amacıyla, silahlı bir gurup da görev almıştı. Gösteri yapıldıktan sonra katılımcılar dağıldılar. Bu esnada Akçadağ’dan gelen takviye askeri kuvvetler başta lise olmak üzere birçok yere baskın düzenlediler. Gösteri sırasında Almanya’dan izinli gelen bir Kürecikli gösterinin fotoğraflarını çeker, sonra da Kürecik’te bulunan foto’ya götürüp filmleri tabetmesi için bırakır. Gece Jandarma Kepez köyü muhtarını alarak fotonun kapısını kırıp makineyı filmlerle birlikte alır. Çekilen resimlerden gösteriye katılan birçok kişi tesbit edilir. Bu kişiler aranır duruma düştüler. Zaten Malatya sıkıyönetimle yönetilmekte idi. Giderek yoğunlaşan baskılar, operasyonlar ve gözaltılar Kürecik halkını ekonomik olarak çökertti. Kim nerede gözaltına gözaltına alınacak ve ne ile suçlanacak belli değildi. Çünkü Kürecikli olmak suçlu olmak için yeterli bir nedendi. Ülke çapında yaşanan olaylar, her gün meydana gelen onlarca ölüm, adeta 12 Eylül darbesine zemin hazırlıyordu. Darbecilerin darbe sonrası açıklamaları; “biz ortamın olgunlaşmasını bekliyorduk” biçimindeydi. 12 Eylül darbesiyle birlikte Akçadağ Halk Eğitim merkezi Kayseri Hava indirme birliğine tahsis edilirken, Kürecik sağlık ocağı esas işlevinden alınarak aynı birliğin başka bir bölümüne tahsis edildi. Küreciklilerin sağlığı önemli değildi. Darbenin ikinci günü yani 13 Eylül sabahından itibaren operasyonlarla birlikte gözaltılar başladı. Başta Kürecik Lisesi öğretmenleri olmak üzere Öğrenciler ve köylüler gözaltına alındılar. Gözaltı süresi üç ay olduğu için yapılan işkencelerin süresi de o derece artıyordu. Kürecikli akşam yatağına uzanırken sabahleyin ne ile karşılaşacağını düşünüyordu. Askeri birlikler geceleri dağlara yerleşir, sabahleyin köyleri çembere alarak aramalar sonunda gözüne kestirdikleri kişileri gözaltına alıyorlardı. 1981 Temmuzunda köyler çembere alınarak, bütün köylüler kadın erkek ayrımı yapmaksızın Kürecik Lisesinin bahçesinde toplayıp kızgın güneşin altında aç susuz bekletildiler. Tek tek içeriye alınan Kürecikliler bir perdenin önünden geçirildiler. Gözaltılar giderek şiddetlenerek arttı. Gözaltına alınanların tamamı işkencelerden geçirilirken, birçoğu mahkum edilerek cezaevlerine atıldılar. Baskılar şiddetlenirken Küreciklinin önünde bir seçenek kalmıştı, o da göçmekti. Öyle de oldu. Kürecikliler Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, metropollere göçmek zorunda kaldılar. Böylece Kürecik köyleri boşaltılarak toplumsal muhalefeti de yok edildi.